Terfi İstiyorsan …
Diyemezsin!

O sabah da son günlerde olduğu gibi umutsuz, yorgun ve üzgün uyandı. Evde çözmesi gereken sorunlar zihninin bir köşesinde durmadan kendini hatırlatıyordu. Ama onun kendisiyle gurur duyduğu bir şey vardı: Ofisin kapısından içeri adım attığı anda, tüm o karmaşa dışarıda kalırdı. İçeri giren, sadece işine odaklanan haliydi.
Şirkette yeni başlatılan, oldukça seçkin bir programa kabul edilen sayılı kişilerden biriydi. Üstelik yine yeni uygulanan 360 derece değerlendirmede şirketin en yüksek puanını almıştı. Bu ne demekti? Şirket, iki yıl boyunca ciddi bir yatırım yaparak onu geleceğin liderlerinden biri olarak yetiştirecekti. İç ve dış müşteri memnuniyeti, performans sonuçları… Hepsi rakamlarla da onun doğru bir seçim olduğunu kanıtlıyordu.
Eğitimler başladığında içini uzun zamandır hissetmediği bir heyecan kaplamıştı. Her detayın özenle hazırlandığını görmek, eğitmenlerin donanımı, anlatılanların derinliği… Hepsi ona kendini değerli hissettiriyordu. Gün içinde işini eksiksiz yerine getiriyor, ardından eğitimlerde tek bir anı bile kaçırmamaya çalışıyordu. Notlar alıyor, sorular soruyor, öğrendiği her şeyi zihnine kazımak ister gibi dikkat kesiliyordu.
İşteki bu heyecan ve mutluluk, evde yaşadığı sorunlara dayanmasını kolaylaştırıyordu. Kimse nelerle mücadele ettiğini bilmiyordu; aslında bilmesine de gerek yoktu. Çünkü o, hiçbir şeyi işe taşımıyordu. Sonuçları ortadaydı: güçlü performans, yüksek memnuniyet ve yakında gelmesi beklenen bir terfi.
Zaten bu bölüme geçerken yaptığı görüşmede de direktörü özellikle bunun altını çizmişti: Önemli olan mesai saatleri değil, ortaya konan değer ve alınan sonuçlardı.
Aylar böyle geçti.
Bir gün, bölüm toplantısı için herkes odada toplandığında, direktör içeri her zamankinden daha enerjik girdi. Masanın kenarına hafifçe oturdu, yüzünde heyecanlı bir gülümseme vardı.
“Arkadaşlar, yeni organizasyonumuz hayırlı olsun,” dedi. “Bu kapsamda yeni bir müdürlük pozisyonu açıldı ve bu değerli pozisyona…”
Cümle devam etti ama o duyamadı.
Sanki bir anda odanın içinden çekilip alınmıştı. Sesler uzaklaştı, kelimeler birbirine karıştı. Gözleri bir noktaya sabitlendi; kimsenin yüzünü seçemiyordu artık.
Nasıl? diye geçti içinden.
Bu nasıl olabilir?
Her şey onu işaret etmiyor muydu? Sonuçlar, geri bildirimler, o programa seçilmesi… Hepsi apaçık ortadayken bu terfi nasıl başka birine gitmişti?
Alkış sesleri yükseldiğinde midesine keskin bir sancı saplandı. İçinde aynı anda büyüyen hayal kırıklığı, öfke ve derin bir boşluk hissiyle sandalyesinden kalktı. Kimseye bakmadan odadan çıktı.
Sonraki günler birbirine karıştı. İşe gidiyor, geliyordu ama artık hiçbir şeyin anlamı yokmuş gibi geliyordu. Ne güçlü oluşunun, ne özel hayatını işten ayırabilmesinin, ne de elde ettiği tüm o başarıların…
Hiçbiri.
İki hafta sonra direktörü kahve içmek için davet ettiğinde, ne konuşulacağını tahmin ediyordu. Yine de isteksizce gitti. Cam duvarlı odadan içeri girip masanın önündeki sandalyeye oturdu. İçerisi her zamanki gibi düzenli, her şey yerli yerindeydi. Sadece onun içi dağınıktı.
Direktörü kısa bir süre yüzüne baktı, sonra sanki hiçbir şey olmamış gibi sordu:
“Ne oldu? Seni bu ara keyifsiz görüyorum.”
İçinden bir ses yükseldi: Neyim mi var? Gerçekten mi?
Ama bunu söylemedi.
Sakin kalmaya çalışarak konuştu:
“Konuyu biliyorsunuz aslında. Görüşmelerimizde, geri bildirimlerinizde hep olumlu konuştuğunuz o terfiyi başkasına verdiniz. Hem de bu programa seçilmemiş, iç ve dış müşterilerden düşük not alan, hakkında şikayetler olan birine…”
Cümlesi havada asılı kaldı.
Direktörü gözlerinin içine bakarak, hiç tereddüt etmeden cevap verdi:
“Evet, sonuçların çok iyi. Ama sen memur gibisin. Mesaiye kalmıyorsun. Bak, biz ofiste geç saatlere kadar kalıyoruz, birlikte vakit geçiriyoruz. Sen ise servisine binip gidiyorsun.”
Kısa bir duraksama oldu. Sonra sesini biraz daha netleştirdi:
“Bu şekilde terfi edemezsin. Ama istersen değişir. Eğer her akşam 7’de çıkacağına söz verirsen seni ekip lideri yaparım. 8’de çıkarsan birim yöneticisi… 10’da çıkarsan müdür.”
Bir an hiçbir şey duyamadı. Kulaklarında uğultu başladı. Boynundaki damarın attığını hissediyordu; sıcaklık yüzüne yayıldı, tüm bedeni gerildi.
Bu bir teklif değildi. Bu bir pazarlıktı.
Yavaşça ayağa kalktı. Sesini kontrol etmeye çalışmadı bu kez—net, yüksek ve kararlıydı:
“Bence siz beni hiçbir şey yapmayın. Çünkü ben buna boyun eğmeyeceğim. En kısa zamanda da sizin bölümünüzden, gerekirse bu şirketten ayrılacağım.”
Direktörün cevabını beklemedi.
Kapıyı sertçe kapatıp çıktı. Koridordan geçerken hiçbir şey görmüyordu. Asansöre binmek yerine merdivenlere yöneldi, hızlı adımlarla aşağı indi. Bahçeye çıktığında durabildi. Derin nefesler alarak kendini toparlamaya çalıştı.
İçindeki öfke hâlâ sıcaktı.
Birkaç dakika sonra başını kaldırdı. Kararı netleşmişti.
Hiç vakit kaybetmeden insan kaynaklarına doğru yürüdü…
