
Diyemezsin!
Son Yazım
• • •
Eskiden ne çıtırdın diyemezsin!

Başlığı görür görmez yüzünüzde oluşan gülümsemeyi hayal edebiliyorum. Evet, traji-komik bir konumuz var serinin ilkinde ve ilk yazımızda. Hayatın en garip yanı da bu değil mi zaten? Tam “daha ne olabilir ki?” dediğimiz anda sahneye yeni bir absürtlük çıkıyor. Gülsek mi, ağlasak mı bilemediğimiz o anlar…
Bu seride biraz kendimize dışarıdan bakacağız. Bazen bir kahkaha eşliğinde, bazen de “bu gerçekten benim başıma mı geldi?” şaşkınlığıyla. Çünkü kabul edelim, hayat çoğu zaman kusursuz bir plan değil; daha çok doğaçlama bir tiyatro gibi. Ve biz de çoğu zaman ne repliğimizi biliyoruz ne sahnenin sonunu ne de başımıza gelenlerle nasıl baş edeceğimizi.
İş hayatında pek çok kişinin—özellikle de kadınların—defalarca karşılaştığı bir durum bu. Yıllar hepimiz için hızlı ve biraz da acımasız geçiyor. Ama kabul edelim, beklentilerin sürekli arttığı bu dünyada kadınlar çoğu zaman bu yükü biraz daha fazla hissediyor. Böyle olunca da o tanıdık duygu kaçınılmaz oluyor: “Acaba yeterli miyim?”
Biz bu konuyu aslında herkes için konuşacağız. Çünkü bu his, sandığımızdan çok daha ortak. Ama arada durup kadınlar için nasıl biraz daha farklı yaşandığına da değineceğiz. Hani bazen küçük gibi görünen ama aslında çok şey anlatan detaylar vardır ya, işte onlara da dikkat çekeceğiz.
O sabah ofise adım attığında derin bir nefes aldı. Işıkları yaktı ve menopozun getirdiği o bunalmışlıkla, kış günü askılı bluzuyla bilgisayarının başına geçti.
Yavaş yavaş herkes gelmeye başladı. Günaydınlaşmalar, küçük sohbetler, telefon sesleri… Ofis fark ettirmeden doldu. O ise çoktan küçük elektrikli pervanesinin tuşuna basmıştı bile.
“Keşke buzdolabında bana bir raf ayırsalar da orada çalışsam,” diye geçirdi içinden. Kendi kendine gülümsedi.
Bazen, hiçbir sebep yokken, “Her şeyden nefret ediyorum!” diye bağırarak ofisin içinde koşmak istiyordu. Kapıdan çıkıp soğuğa karışmak, biraz nefeslenmek… Sonra da hiçbir şey olmamış gibi geri dönüp çalışmaya devam etmek.
“Nereden çıktı şimdi bu menopoz?” diye düşündü. Paylaşabileceği kimse yoktu. Aynı şeyleri yaşayan, “ben de böyleyim” diyecek biri… Çünkü henüz çok erkendi.
Aslında buna takılmamaya çalışıyordu. Ama yine de yalnız hissediyordu.
Her gün birine bir şeyler açıklamak zorunda kalıyordu:
“Neden bu kadar ince giyindin?”
“Neden yüzün kızardı?”
“İyi misin?”
Gözlüklerinin buğulanması, o küçücük burnunun üzerinden süzülen ter damlaları, ıslanmış saçları… Hepsini anlatmaktan yorulmuştu artık.
Peki daha kötü ne olabilirdi?
Haftanın beş günü antrenman yapmasına rağmen tartıda gördüğü rakamlar inatla artıyordu. Her seferinde aynı şaşkınlık, ardından gelen o tanıdık hayal kırıklığı… Engel olamıyordu. Gün geçtikçe moralsiz, keyfsiz ve yorgun hissetmeye başlamıştı, kazanamayacağını bildiği bir maçta gibiydi.
Dolabını her açtığında seçenekler azalıyordu. Giyebildikleri ise eskisi gibi içine sinmiyordu artık. Aynaya baktığında gördüğüyle hissettiği arasında tuhaf bir mesafe vardı.
Hayatı boyunca hiç diyet yapmamış biriydi. Şimdi, tam da bu bunalmışlığın ortasında, kendini bir de diyet fikriyle baş etmeye çalışırken bulmuştu. Bu da ayrı bir stres kaynağı olmuştu…
İlk diyet denemesi aslında umut vericiydi. Aldığı on beş kilonun sekizini dört ayda vermişti. Ama tuhaf bir şekilde mutlu değildi. Her geçen gün biraz daha zorlanıyor, içten içe vazgeçmek istiyordu.
Sonra o eşik geldi: direnç kilosu. Tartı artık yerinde sayarken, onun da sabrı tükenmeye başladı. Ve bir gün, sessizce bıraktı. Ardından her şey çok hızlı oldu… Verdiklerini, hatta biraz fazlasını geri aldı.
Bu döngü birkaç kez tekrarlandı. Her seferinde umutla başladı, her seferinde aynı noktada buldu kendini.
Oysa hep azimli, dirayetli biri olarak tanımlardı kendisini. Zor şeylerin üstesinden gelen, pes etmeyen…
Peki şimdi ne olmuştu?
Tam da en çok ihtiyacı olduğu anda, o dirayet nereye kaybolmuştu?
Bunları düşünürken ofiste bir konuşma kulağına çalındı. Birisi, ofisteki erkek arkadaşlarından birine eğilmişti:
“Oğlum bu göbek ne ya? Az ye biraz. Sizi neyle besliyorlar? Bari git de yeni gömlek al, sakla şunu.”
Üstelik bunları söyleyen kişi, kendi göbeğini hiç görmüyormuş gibi ısrarla konuşmaya devam ediyordu.
İçinde bir şey aniden alev aldı.
Nasıl böyle konuşabiliyorlardı? İnsan, kendine aynada bakmadan nasıl bu kadar rahat yorum yapabilirdi?
Karşısındaki insanın neler yaşadığını biliyor muydu?
Geceleri uykusuz geçirdiğini…
Hangi acıları içine attığını…
Hangi kayıplarla baş etmeye çalıştığını…
Ya da sadece, her sabah aynaya bakarken verdiği o küçük mücadeleyi?
İçinden geçenler büyüdü, büyüdü…
Ama dışarıdan bakıldığında, o hâlâ sessizce bilgisayarına bakıyordu.
Öfkeyle yükselen bir sesle konuşmaya başladı:
“Sen böyle şeyler diyemezsin!”
“Kilo almışsın diyemezsin.”
“Eskiden ne çıtırdın ya diyemezsin.”
“Ne güzel kızdın diyemezsin.”
“Ya kilo ver, bu ne göbek diyemezsin!”
Sesi titriyordu ama durmuyordu:
“Sen benim ne yaşadığımı biliyor musun?”
Kısa bir duraksadı… Daha düşük ve yumuşak bir sesle:
“Bilemezsin…”
“Diyemezsin…”
dedi, içinde biriken her şey o an dökülmüş gibiydi.
…
Sonra gerçekliğe geri döndü. Yerinden hiç kalkmamıştı. Ağzından tek bir kelime bile çıkmamıştı.
Ama tuhaf bir şekilde rahatlamıştı.
Bunu gerçekten yapmamış olsa da, sadece düşünmek, hayal etmek bile öfkesini biraz olsun dindirmişti.
• • •
